Talidomid faciası, modern tıp tarihinde yalnızca bir ilaç güvenliği skandalı değil; aynı zamanda bilimsel ihtiyatın yokluğunun nelere mal olabileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında, yeterli klinik öncesi ve klinik güvenlilik verisi olmaksızın onlarca ülkede gebelikte olan bulantı ve kusmalarda kullanılmak üzere piyasaya sunulan bu ilaç, on bini aşkın bebekte geri dönüşsüz doğuştan anomalilere yol açmıştır.
Türkiye’de ise bu küresel felaketin yaşanmamış olması, sıklıkla “şans” ya da “bürokratik gecikme” ile açıklanır. Oysa tarihsel kayıtlar, bunun bilinçli bilimsel duruşlar ve kişisel sorumluluk bilinciyle alınmış kararların sonucu olduğunu göstermektedir. Bu noktada iki isim özellikle öne çıkmaktadır: Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün ve Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Kürsüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan, Talidomid’in Türkiye’de ruhsatlandırılmasına yönelik başvurular sırasında, ilacın deney hayvanlarında yeterli toksisite ve teratojenite çalışmalarının bulunmamasını açık bir gerekçe olarak sunmuş ve olumlu görüş vermemiştir. Bu bilimsel itiraz, T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından dikkate alınmış ve ilaca ruhsat verilmemiştir. Bu tutum, yalnızca teknik bir değerlendirme değil; bilimsel etik ve halk sağlığı sorumluluğunun açık bir ifadesidir. Nitekim benzer gerekçelerle ABD’de FDA adına karar veren Dr. Frances Oldham Kelsey, bu duruşu nedeniyle 1962 yılında ABD Başkanı John F. Kennedy tarafından resmî olarak ödüllendirilmiştir.
Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’ün rolü ise daha da çarpıcıdır. Eldeki veriler, Aygün’ün üretici firmadan temin edilen talidomid numuneleriyle yaptığı tavuk embriyosu deneylerinde teratojenik etkiyi gösterdiğini, bu bulguları hem firmayla hem de Sağlık Bakanlığı ile paylaştığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, klinik öncesi deneylerin henüz standartlaştırılmadığı bir dönemde, ileri görüşlü ve bilimsel sezgiyle desteklenen deneysel bir uyarı niteliğindedir. Bugün “kanıta dayalı düzenleme” olarak adlandırdığımız yaklaşımın, o yıllarda bireysel bilim insanlarının sorumluluk bilinciyle hayata geçirilmiş olması ayrıca önemlidir.
Talidomid örneği, Türkiye’de bir ilaç faciasının yaşanmamış olmasının ardında, kurumsal yapı kadar bilim insanlarının kişisel etik duruşlarının da belirleyici olduğunu göstermektedir. Ancak aradan geçen on yıllara rağmen, bu katkıların resmî, kurumsal ya da akademik düzeyde yeterince onurlandırılmadığı açıktır. Bugün farmakovijilans, ilaç güvenliği ve düzenleyici bilimler alanında eğitim veren kurumların, bu tarihsel örnekleri yalnızca ders notlarında değil; akademik hafızada ve kamusal bilinçte de yaşatması gerekmektedir.
Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan ve Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’e verilecek bir hizmet beratı, onur ödülü ya da akademik takdir belgesi; yalnızca bireysel bir vefa göstergesi değil, bilimin aceleye gelmeyeceğini savunan bir geleneğin resmî teyidi olacaktır. Talidomid Türkiye’ye girmediyse, bu bir tesadüf değil; bilimsel cesaretin sessiz ama etkili bir zaferidir. Bu zaferin mimarları ise hatırlanmayı ve onurlandırılmayı fazlasıyla hak etmektedir. “Yeni çıkan ilacı ilk, terkedilmiş ilacı son kullanan olma.” Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan






















