Son günlerde sosyal medyada dolaşan bir ankete göre Malatya Türkiye’nin “en sinirli” şehri seçilmiş.
Şimdi bunu okuyunca iki seçenek var:
Ya alınacağız…
Ya da dönüp kendimize hafifçe gülümseyeceğiz.
Önce şunu kabul edelim: Bizim sinirimiz biraz hızlıdır. Trafikte korna üç saniye geç çalsa içimizden küçük bir volkan uyanır. Kuyrukta biri kaynak yapmaya çalışsa gözlerimizle “evladım yapma” mesajı veririz. Kayısının kilosu düşse de yükselse de homurdanırız.
Ama mesele gerçekten sinir mi?
Belki de bu şehir fazla şey yaşadığı için böyle.
Belki yorgunluk, biraz sabırsızlığa dönüşüyor.
Belki de Malatyalı’nın “sinirli” görünen hali aslında hassasiyet.
Çünkü dikkat edin: Aynı Malatyalı, birinin başına bir şey gelse ilk kapıya koşandır. Aynı sert bakışlı amca, çocuğa gizlice harçlık sıkıştırandır. Aynı homurdanan teyze, akşam komşusuna tabak gönderendir.
Bizim sinirimiz yüksek seslidir ama kalbimiz de yüksektir.
Hem dürüst olalım; kayısı memleketinde yaşıyoruz.
Güneşin altında kavrula kavrula tatlanan bir meyvenin şehrindeyiz. Biraz güneş çarpması gibi düşünün bunu
Belki biz sinirli değiliz.
Belki sadece hızlı tepki veren, duygusunu saklamayan bir şehiriz.
Anketler bir şehri ölçebilir mi?
Bir sabah konteynerde demlenen çayın buharını, eski çarşıdaki selamlaşmayı, bir düğünde oynanan halayın coşkusunu sayabilir mi?
Sinirliysek bile, geçicidir.
Ama dayanışmamız kalıcıdır.
O yüzden biz en sinirli şehir değiliz.
Biz en çabuk parlayıp en çabuk yumuşayan şehir olabiliriz.
Ve kabul edelim…
Biraz sinir de karakterdir.























