Bugün biraz can yakacak, konfor alanımızdan çıkaracak bir konuya değinmek istiyorum: Biz kadınlar ve modern ilişkilerdeki rolümüz. Bu kez meseleye kadınlar üzerinden eleştirel bir pencereden bakmayı tercih edeceğim.
Son zamanlarda hepimizin dilinde aynı serzeniş dolaşıyor: “İyi erkek kalmadı.”
Peki bu şikâyet ne kadar haklı? Yoksa aradığımız o “erkek” rolünü, farkında olmadan kendi ellerimizle mi yok ettik?
Birçoğumuz, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kendimizi mutsuz, mağdur ve daima haklı taraf olarak konumlandırdık. İlişkilerin muhasebesini yaparken sürekli alacaklı olmayı, “Ben sevmeyeyim ama çok sevileyim; o feda etsin ben kâr edeyim.” diyen bir tüccar mantığıyla hareket etmeyi seçtik. Bu kibirli ve bencil tutum, beraberinde getirdiği bitmek bilmeyen talepkârlıkla erkeğin enerjisini tüketti.
Özgürlüğün tanımını unuttuk.
Evinin sorumluluğunu alan, ahlaklı, sevecen, şefkatli kadınları küçümsedik.
“Güçlü kadın” olmayı yanlış yorumladık; nezaketi, saygıyı, şefkati ve ilişkiye emek vermeyi zayıflık sandık. Biz emek üretmeyelim ama erkek çok para kazansın; ben bağırayım o sussun; ben kırayım dökeyim o toplasın; ben istediğim kadar özgür olayım o karışmasın… Bu beklentiler, erkekte doğal olarak var olan koruma içgüdüsünü yavaş yavaş yok etti.
Kolayı seçip “Size ihtiyacımız yok.” diyenlerimiz oldu.
Bu arayışın en somut yansıması da koşulsuz itaatiyle bizi yormayan, bizi yönetmeye ihtiyaç duymayan kedi ve köpeklere yönelimimizde görüldü. Çünkü onlarda hükmetme ve karşılıksız sevilme ihtiyacımızı kolayca tatmin edebildik. Hatta bazı anneler, yönetemediği evladına bile sevgi veremeyecek hale geldi.
Oysa yetişkin ilişkisi; alma–verme dengesi, karşılıklı fedakârlık, özveri ve şefkat ister. Birbirine hizmet etmek, ilişkiye yatırım yapmak bağı derinleştirir, sağlamlaştırır. Sevdiğine emek vermek, şefkat ve merhamet göstermek ne güzeldir. Biz ise bu dengeyi sürekli talepkâr, pohpohlanmaya alışmış, şımarık bir hâle dönüştürdük.
Toplum bize güçlü olmamızı, kendi ayaklarımızın üzerinde durmamızı öğütledi. Buna itiraz yok; ancak aynı toplum, bize naifliğin, fedakârlığın ve duygusal kırılganlığın bir zayıflık olmadığını öğretmedi.
“Güçlü ol.” dendi, biz bunu “Saldırgan ol.” diye yorumladık.
Kırılganlığı zaaf sayıp, naif kadını yüksek sesle kavga eden, sürekli savaşan bir karaktere dönüştürdük. Kadın, bu yeni dominant rolüyle kendi yumuşak gücünü unuttu. Erkekler ise karşılarında bir partner değil, daimi bir rakip ya da yönetici görmeye başladı.
Diziler ve filmler bizi “yöneten” yaptı; erkekler ise nasıl davranacağını bilemez hale geldi. Bir zamanlar doğal sayılan “kadının gönlünü alma, onu koruyup kollama” davranışları unutulmadı, unutturuldu.
Yuvanın Şefkati ve “Hizmetçi misin?” Tuzağı
Kadın, evine sevgisini, şefkatini ve huzurunu yaymayı unuttu. Dahası bunu yapanlar utandırıldı.
“Evinin işini yapma, çocuğa bakma, yemek yapma, sen hizmetçi misin?” söylemleri, yuvaya yayılan şefkatin kapılarını kapattı.
Oysa yuva kurmak ve ona sevgiyle sahip çıkmak, kadınlığın en naif ve en güçlü yanlarından biridir.
Erkeğe ise “nazik ol, sus, çiçek al, hediye al” diyerek onun doğal erillik alanını daralttık. Onu, cinsiyetsiz, edilgen ve uysal bir sevgili rolüne hapsettik. Erilliği sadece kibar bir cüzdan ve hizmet eden bir figüre indirgedik. Bu, erkeği tüketen; kadını ise yalnızlaştıran tehlikeli bir oyuna dönüştü.
Yeniden İnşa: Naif Kadınlığı Kucaklamak
Bakış açımız bencil bir arıza verdi.
Oysa kadın kimliğimiz ne kadar güzeldi; kadın olmak ne kadar naif ve güçlüydü.
İlişkilerimizi bu çıkmazdan kurtarmak istiyorsak bir yerden başlamalıyız. Öncelikle kalbimizi o kibirli ve bencil bakış açısından arındırıp yeniden “kadın” olmaya yönelmeliyiz. Naifliğimizin, şefkatimizin, yuvaya kattığımız huzurun bir zayıflık değil, en büyük gücümüz olduğunu hatırlamalıyız.
Ve partnerimizi, ait olduğu erkeklik rolünde rahat bırakmalıyız. Onu yönetmeye çalışmak yerine, doğal gücüne, koruyucu duruşuna ve varoluşuna alan tanımalıyız.
Gerçek bir kadın ile gerçek bir erkeğin huzurlu birlikteliği ancak böyle kurulabilir. Unutmayalım: Bir ilişkiyi bozan da, yapan da, dengeyi kuran da biziz.
Bu eleştirel içgörü, değişim için ilk adım olsun.
Kadın olmak zaten başlı başına bir güçtür; duygusal bir güç.
Fiziksel gücü ise erkeklere bırakmakta hiçbir sakınca yoktur.





















