Türkiye’de modernleşme meselesi…
Öyle bazı akademik kürsülerde anlatıldığı gibi tertemiz, çizgisel, “önce şu oldu sonra bu oldu” diye ilerleyen bir hikâye değildir.
Hatta açık konuşalım: Türkiye’nin modernleşme hikâyesi biraz yamuk, biraz kırık, bayağı da çelişkilidir.
Şimdi kimse kusura bakmasın ama “Türkiye modernleşti mi?” sorusuna verilecek en dürüst cevap şudur: Yamalı bohça gibi…
Osmanlı’nın son dönemine gidelim. Tanzimat’tan itibaren başlayan o meşhur “batılılaşma” hamleleri… Artık şu fark edilmişti: Dünya değişiyor ve biz geride kalıyoruz. Ama değişim dediğiniz şey, sadece kıyafet değiştirmekle, nizamiye ye askerleri dizmekle, kanun ithal etmekle olmuyor. Kurumları dönüştürmek kolaydır; âmâ zihniyetleri dönüştürmek…
Bakın, Ziya Gökalp ne diyordu: “Hars başka, medeniyet başka.” Yani dışarıdan alınan modern kurumlarla toplumun iç dinamikleri her zaman aynı hızda ilerlemez. Türkiye’nin meselesi tam da bu oldu. Kurumlar ithal edildi, hars ise yerinde kaldı… ya da daha doğrusu, yerinde kalmadı ama aynı hızda değişmedi.
Derken Cumhuriyet geldi…
Laiklik, hukuk reformları, eğitim politikaları…
Hepsi bir “toplumsal mühendislik” projesinin parçalarıydı. Ama mesele şu: Toplum dediğiniz şey Excel tablosu değildir. Formül girince sonuç versin ki vermedi.
İşte burada Şerif Mardin devreye girer. Onun “merkez-çevre” söylemi tam da bu gerilimi anlatır. Merkez modernleşmek ister, çevre temkinlidir. Merkez sekülerleşmeyi zorlar, çevre gelenekle bağını koparmak istemez. Sonuç? Bitmeyen bir gerilim hattı.
Peki bugün neredeyiz?
Bir yanda birey… ama ne kadar birey? Öte yanda ortak kimlikler… ama ne kadar belirleyici? Türkiye’de insanlar hem modern hem değil. Hem seküler reflekslere sahip hem de muhafazakâr kodlarla hareket ediyor.
İşte bu yüzden Türkiye’de modernlik bugün de dahil hiçbir zaman “tam” olmadı. Hep arafta kaldı. Hep tartışmalı oldu.
Nilüfer Göle bu durumu “melez modernlik” kavramıyla anlatır. Yani ne tamamen Batılı ne tamamen geleneksel… Arada, sürekli pazarlık halinde bir modernlik.
Sekülerleşme ile muhafazakârlık arasındaki bitmeyen tartışma… Hâlâ masada. Hem de hiç eskimemiş gibi. Çünkü mesele sadece yaşam tarzı değil; aynı zamanda kimlik, aidiyet ve güç meselesi.
Ve evet, belki de en can sıkıcı gerçek şu:
Türkiye modernleşti… ama modernleşmenin ne olduğunu hala anlayamadı.
Kusura bakmayın ama biraz acı bir cümleyle bitireyim:
Biz toplum olarak bir hikâye yazıyoruz. Ama bu hikâye ne kadar gerçek işte bunu tam anlaşmış değiliz.























